14 Şubat 2011 Pazartesi

Gökova’dan Küçük Bir Anı ve 14 Şubat

Aydan Tümay

Geçen yazın yaptığımız Gökova tatilimizi hatırlıyorum.

Sıcaktan ben mayışmış yarı uyuklarken güneşin altında ve sen havuzun diğer ucundan balıklama atlamak üzereyken yanı başında duran kurbağayla adeta yüzme yarışına hazırlanır gibiydin. Baygınlaşmaya başlayan çiçekleri sulayan bahçıvanın iki yaşındaki oğlu Talha, zeytin yeşili gözleri, güneşten koyulaşmış teni, bilekten bağlı önü açık lastik terliklerinden toprağa bulaşmış küçük ayaklarıyla badi badi koşturuyordu babasının peşinden hep gülümseyerek. Şehir çocuklarının stresinin daha çok farkına varıyordum gülümseyen gözlerinde, yanaklarındaki küçük iki gamzesinde…

Anneciğinin en büyük derdi bulaşıkları kaldırmak, evi süpürmekten ibaretti. Hayat bu kadar basitti aslında. Sıcak bir yuva, dumanı üstünde tüten bir tencere yemeği, rahat bir uyku çekebileceğin bir yatak, sevdiğin kişi, yavrucaklar, eşler, dostlar… Biz abartıyorduk mevzuyu. Daha çok şeye sahip olmak uğruna rahatımızı kaçırıyorduk aslında.

Annesi, iş yaparken Talha yanına gelmesin diye mutfakta kısık sesle konuşuyordu. Aklımdan yaşayamadıklarım geçiyordu ister istemez.  ‘Keşke burada olsalardı da, bana sataşsalardı oğullarım!’ diye iç geçiriyordum. Bir insan bir şeylere hasret kalmadan kıymetinin farkına tam varamıyordu çoğunlukla. Hasrettim, hem de koskoca ikibuçuk sene.

Kapadım gözlerimi güneşin parlayan ışıklarına. Fonda yumuşak tonda bir müzik, ben sıcaktan mayışmış, kestirdim biraz şezlongda, boylu boyunca uzanmış bir halde. Uyku sorunlardan uzaklaştırıyordu beni. Hafif bir esinti ürpertmişti içimi. Az uzakta koşturan üç Alman Kurdu oynaşıp duruyordu çimenlerin üstünde. Sonra bir baktım kurbağa havuzun hemen yanındaki otların arasına kaçıverdi, evin arkasındaki kafeslerinden gezintiye çıkmış beyaz güvercinler dans ettiler gökyüzünde ve köpekler yuvalarına doğru yol aldılar...

Akşamüstü olmuştu artık. Havuz suyunun nazik sesi arka fonda sıkı bir muhabbete dalmıştık; sanki her derde bir çare, her soruna bir çözüm bulur gibiydik.

Her derdin bir çaresi olmasa bile, sen ilaç gibiydin ruhuma. Canım sevgilim…

Ben ondört sene önce bu akşam geçirdiğim kazadan sonra hiç kutlamadım Sevgililer Gününü; hiç sevmedim, hatta belki de nefret ettim çoğu zaman. Onun burukluğu var içimde biraz da. Kırmızı güller, romantik şarkılar, hediye paketleri, aşk sözcükleri hiç mutlu etmez beni ondört senedir 14 Şubat’ta. Bundan sonra da değişmeyecek. Sevgililer zoraki kutlamalar yaparken, eş dost birbirinin Sevgililer Gününü bayram şenlikleri havasında kutlarken ben hep uzaktan bakacağım.

Sevsem de, sevmesem de; sevilsem de, sevilmesem de 14 Şubat’lar benim için hep yabancı kalacak…

14.02.2011, Pazartesi

1 Şubat 2011 Salı

Bir Vefat, Bir Nakavt

Aydan Tümay
On sekiz yıl geçmişti üniversiteden mezun olalı. Artık ne tüm hocalarımın adlarını, ne de okuduğum dersleri hatırlamam mümkün değildi. Bazı anların aklımda bir resim karesi gibi kalmasıyla gereksiz şeyleri hatırlıyor, gereklileri ise unutmuş olabilirdim. Bunun aksini iddia edemezdim.
Özellikle Turizm Politikası dersinin hocası Özcan Yuvalı’nın bana sürekli “Aydan Bey” demesini unutamazdım. El kaldırdığımda beni görünce şaşırıp,  Aydan isminde bir erkek komşusu olduğundan bahsetse de, bir sonraki sefer muhtemelen yine aynı şeyi yapardı.
Prof. Dr. Kemal Tosun ise, beni konuştuğum için sınıftan atmıştı. Koca derslikten zıpır bir halde utana sıkıla çıkmıştım dışarı.
Uğurhan Yuvalı’yı severdim, genç bir hocaydı. Özcan Hocanın oğluydu. Okul bittikten yıllar sonra ortak arkadaşlarımız sayesinde bir araya gelmiş, biz de arkadaş olmuştuk.
Tuğrul Şavkay, muhteşem bir insandı. Mutfak derslerini bir gurmeden almak bizim için bir ayrıcalıktı. Her ne kadar ben en arka sıralarda durmayı tercih etmiş olsam da…
Böyle küçük küçük anekdotlar vardı aklımda. Okul bittikten iki sene sonra Amerika’ya gitmeden önce bir kez okula uğrayıp, öğrenci işlerinden transkript almıştım. Bir daha da okula hiç uğramamıştım. O zamanlar cep telefonu olmadığından okul arkadaşlarımızla da birbirimizi kaybetmiştik. Yıllar sonra ise, facebook’ta birbirimizi bulup, eskisinden daha çok görüşür olmuştuk.
Bu esnada ben pek çok şeyler yaşadım. Çocuklarıma, torunlarıma şöminenin önünde sallanan tahta sandalyemde, kırmızı-yeşil bir battaniyenin altında, beyaz saçlarımı topuz yapmış halde, ağzımdan fırlayan takma dişlerimle, gözümde mikroskop camı gibi gözlüklerimin ardından bir şeyden korkmuş gibi gözlerimi iri iri açarak anlatacağım çok anım olmuştu. Benim anılarım onların ilgisini çeker miydi bilmiyordum.
Hayat ne kadar farklı şeyler yaşatmış olsa da, Prof. Dr. Çetin Şanlı ile yollarımız özel bir üniversitede ben idari kadroda çalışır, o da dışarıdan ders vermeye gelirken kesişmişti.
İsmini ilk duyduğum andan itibaren içim pır pır etmişti. Gidip konuşmak niyetindeydim. Ancak çok kısıtlı bir süreliğine fakülte sekreterliğine geldiği zamanlarda kendisini gördüğümde az konuşan ve mesafeli tavrından dolayı bundan çekinmiştim. Açıkçası koskoca bir hocaya gidip “Siz İstanbul Üniversitesi Turizm İşletmeciliği bölümünde ders verdiniz mi Hocam?” diye absürt bir soru sormak konusunda çekincelerim de vardı.
Nihayetinde büyük bir hevesle telefona sarılıp, okul yıllarına ait sayısız anıyı hala taptaze bir şekilde aklında tutabilen bir arkadaşımı aradım, ancak hocanın ismini hatırlayamadı. Ben de böylece konuşma hevesimi rafa kaldırmıştım bir süreliğine.
Üstünden sadece iki-üç hafta geçmişti. Üstelik daha geçen hafta dışarıdan gayet sağlıklı görünüyorken, bu sabah kendisinin ani bir kalp hastalığından dolayı hastaneye kaldırılıp, vefat ettiğini öğrendik.
Hangi ölüm üzmez ki insanı? Bu mecburi sonsuz ayrılıkların genç, yaşlı ayırımı olmuyor. Hele ki bir insan çok sevdiği birini kaybettiğinde, dünyası başına yıkılıyor. Belki insanı teselli eden tek şey, yaşanmışlıkların fazlalığı oluyor.
Genç ölümlerde “Daha hayatının baharındaydı…” denilirken, yaşlı biri için “Torunlarını da gördü…” diye avutma yoluna gidiyor insanlar, ya da “Çekmedi, çektirmedi” deniyor ani ölümler için…
Hepimiz bir şekilde sevdiklerimizden istemeden ayrılıyoruz ve kaybettiğimiz insanların bize ne kadar çok şey kattığını sonradan fark ediyoruz, eksikliğini duyduğumuz anlarda…
Bugün bu haber bana, bundan yirmibir yıl önce sirozdan hasta yatan eniştemi yaşadığı son yılbaşında yeniyılını kutlamak için gitmeye niyetliyken son anda vazgeçtiğim günden sadece beş gün sonra kaybedince içimde hissettiğim o burukluğu anımsattı. Bir daha tekrarı, telafisi olmayacaktı…
Akşam eve geldim ve hemen transkript’imi buldum. Çetin Hoca’nın ikinci sınıfta Otel Muhasebesi dersine giren hocamız olduğuna gözlerimle şahit olmuştum. Bunu zamanında yapmayarak nakavt olduğumu hissetmiştim. Zamanı değerlendiremeyerek, bekleyerek, belki biraz umarsızca bir vefa borcunu ötelemiş ve bir fırsatı sonsuza kadar elimden kaçırmıştım.
Eğer bunu üç hafta kadar önce yapsaydım, emeklerine teşekkür edebilirdim belki ama o selamlaştığı bu sarışın kızın bir zamanlar dersini 70 notuyla bitirmiş olan kendi öğrencisi olduğunu asla öğrenemeyecek…
Şimdi bana sadece haberi okul arkadaşlarımla paylaşmak düşmüştü ve Çetin Hoca’ya bir veda borcum vardı. Hatta okuldan sonra bir daha hiç görmediğim ama vefat ettiklerini bildiğim Prof. Dr. Kemal Tosun’a, Tuğrul Şavkay’a, bilmediğim diğerlerine…
Hoşça kalın Hocam, emeğinizin geçtiği tüm öğrencilerinizin adına çok teşekkürler…
Işıklar içinde uyuyun…
31 Ocak 2011, Pazartesi